Klasik Türk Sanatları Merkezi

TBMM, yüzyıllar içinde gelenekselleşmiş klasik sanatlarımızın genç nesillere aktarılması ve öğretilmesi amacıyla ciddi bir misyon üstlenerek 2004 yılında bir merkez kurmuştur.


“Klasik Türk Sanatları” adı altında kurulan bu merkez, İdari ve Mali İşler Başkanlığına bağlı olarak Yıldız Sarayı manej binalarında faaliyet göstermektedir.


Bu merkez, kuruluşundan bu yana günümüzün en usta hocaları tarafından verilen Hat, Tezhib, Minyatür, Ebru, Osmanlı Türkçesi ve Klasik Cilt derslerinde, bu sanatları gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlayarak nitelikli ve başarılı öğrenciler yetiştirmiş ve yetiştirmeye de devam etmektedir.


Bilindiği üzere gelecekte söz sahibi olabilmemiz köklerimize, sanatımıza, tarihimize ve kültürümüze sahip çıkmamızla vücut bulacaktır. Bu anlayışın ışığında dersleri yürüten uzman kadromuz faaliyetlerini aralıksız sürdürmektedir.


Öğrenci yetiştirme çalışmaları, Milli Eğitim Bakanlığı ve Beşiktaş Halk Eğitim Merkezi ile işbirliği içinde yürütülmektedir.


Sene başında hocalar tarafından değerlendirilen talebe başvurularını takiben, bu sanatlara gerçekten değer veren ve devam ettirebilme potansiyeli olan kişilerin seçilmesiyle kontenjanlar ölçüsünde sınıflar oluşturulmakta ve mezun olmaya hak kazanan öğrencilere sertifika verilmektedir.


Eğitimler 2-5 yıl boyunca devam etmekte, yıl sonlarında ise öğrencilerin çalışmaları Dolmabahçe Sanat Galerisi’nde sergilenmektedir.


Sadece talebelerin değil, hocalarımızın da eserlerinden oluşan sergiler gerek yurtiçi gerekse yurtdışında meraklılarıyla buluşmakta ve çok ses getirmektedir.


Merkezimizde öğrencilerin çalışmaları arasından titizlikle seçilerek hazırlanan bu sergiler, bu kadîm sanatlarımızla ilgilenen veya henüz tanışmaya fırsat bulamamış herkesi buluşturmayı amaçlamaktadır. 


Tarihî bilgilerimizi tazelersek, Orta Asya’dan Anadolu’ya Türkler tarafından getirilmiş bu sanatlar, Osmanlılar eliyle bir saray sanatı haline gelmiş ve adeta şiirsel bir anlatım kazanmıştır.


İşte bu sebepledir ki hat, tezhib, minyatür, ebru ve klasik cilt sanatının tam anlamıyla bize özgü olduğunu ifade etmek çok doğru bir tespittir.


Ecdâdımız ilerledikleri coğrafyalarda, etkilendikleri tüm kültürel oluşumları kendi zevkleriyle yoğurmuşlar; İslâmiyet’i kabul edişleriyle birlikte, beraberlerinde getirdikleri Uzak Doğu etkisini Ön Asya etkisiyle harmanlayarak “Türk-İslâm Sanatları” sentezini ortaya koymuşlardır. Nitekim dünyanın her yerine dağılmış, maddi-manevî yanıyla çok değerli, paha biçilmez el yazmaları bunun en güzel örneğidir ve ispatıdır.


Kendi içinde kompozisyon kuralları taşıyan ve çok kurallı gibi görünen bu sanatların, stilize ve sembolik anlatımlarıyla çağı yakalayabilme gücünü de kendilerinde barındırdıklarını görmekteyiz.


Büyük bir sabır ve özverinin rol oynadığı bu sanatları kesintiye uğramadan gelecek kuşaklara aktarmak, bu merkezin en önemli görevidir.


Zira, medeniyetimizin ve kültürümüzün devamı ancak sanatın devamlılığı ile mümkündür.


 Merkezimizde yer alan dersler ve atölye çalışmaları, 6 ana başlıkta toplanmıştır: Hat, Tezhib, Minyatür, Ebru, Osmanlı Türkçesi ve Klasik Cilt.




HÜSN-i HAT

      


Doç. Dr. Fatih ÖZKAFA



1974 yılında Konya’da doğdu. 1994 yılından itibaren Hattat Hüseyin Öksüz’den hat dersleri almaya başladı. 1996 yılında Selçuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. 2002 yılında Hüseyin Öksüz (Konevî)’den sülüs-nesih dallarında icâzet aldı. Ardından divanî, celî divanî ve ta’lik yazılarını meşketti. Daha sonra Mehmed Özçay ve Osman Özçay’dan da yazı meşketti. Yüksek lisansını tamamladıktan sonra farklı branş için hazırlık eğitimi alarak Sanat Tarihi Anabilim Dalı’nda doktora eğitimine başladı. 2005 yılında Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’ne araştırma görevlisi olarak atandı. “İstanbul Selâtin Câmilerinin Kuşak Yazıları” başlıklı tezi ile 2008 yılında doktorasını tamamladı. 2009 yılında yardımcı doçent, 2013 yılında doçent, bölüm başkanı ve fakülte yönetim kurulu üyesi oldu. Çok sayıda ulusal ve uluslararası sergiye, sempozyuma, kongreye iştirak etti. IRCICA ve Albaraka tarafından düzenlenen milletlerarası yarışmalarda sülüs, celî, ta’lik ve muhakkak gibi muhtelif hat nevilerinde beş uluslararası ödül aldı. Bazı uluslararası yarışmalarda jüri üyeliği yaptı. Ramazan aylarında Dubai’de düzenlenen ve 2011 yılından beri iştirak ettiği Milletlerarası Mushaf Kitâbeti projelerinde nesih, sülüs-nesih, muhakkak-sülüs-nesih ve muhakkak-reyhânî sülüs-ince sülüs gibi muhtelif yazı nevileriyle toplam altı cüz yazdı. Bazı sanat projelerinin küratörlüğünü ve bazı kitapların editörlüğünü yaptı. Çok sayıda bilimsel makalesi ve tebliği neşredildi. 2016 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Tarihi ve Sanatları Bölümü’ne naklen atandı. 2017 yılında, TBMM Millî Saraylar bünyesindeki Yıldız Şale Klasik Türk Sanatları Merkezi’nde hat dersleri vermek üzere görevlendirildi. Klasik ve modern hat kategorilerinde eserler üretmesinin yanı sıra akademik çalışmalarını da sürdürmektedir.



HAT SANATI


Kelime olarak “çizgi, yazı” gibi anlamları olan “hat”, Arap yazısını ölçülü ve estetik şekillerle yazmak maksadıyla geliştirilen bir sanattır. “Hüsn-i hat” olarak da bilinen bu sanat, Kur’ân-ı Kerim’in en güzel şekilde yazılması gayretinden hareketle bütün İslâm âleminde özel bir mevki edinmiştir. Bu sebeple başlangıçta “Arap yazısı” olarak anılan bu yazı, zamanla “İslâm yazı sanatı” vasfını kazanmıştır.


İslâmiyet’in ilk devirlerinde âyetleri yazan vahiy kâtiplerinden itibaren çok sayıda hattat yetişmiştir. Bunların arasında Abbasî devrinin meşhur hattatları olan İbn Mukle, İbnü’l Bevvâb ve Yakut Musta’sımî’nin özel bir yeri vardır. Hat sanatına Türk üslûbunun hâkim olması ise 15. asrın sonlarında, Sultan II. Bayezid’in hat hocası olan Şeyh Hamdullah ile başlamıştır.


Kanûnî devrinin meşhur hattatı Ahmed Karahisarî, Yakut üslûbuna dönmüş ve bu sahada çok önemli eserler vererek Mushaf-ı Şerîf yazmışsa da daha sonraki Osmanlı hattatları yeniden Şeyh Hamdullah üslûbuna dönmüşlerdir.


Hz. Muhammed (s.a.v.)’in fizikî özelliklerini anlatan Hilye-i Saâdet’i, klasik hat formları arasına girecek özel bir terkiple ilk defa yazan Hâfız Osman ve onun takipçilerinden İsmail Zühdî, onun kardeşi Mustafa Râkım gibi büyük hattatların açtıkları yolda sülüs ve nesih büyük ilerleme kaydetmiştir. Râkım, Hâfız Osman’ın sülüslerini celî sülüse tatbik edip perspektif faktörünü de dikkate alarak celî yazılar için önemli bir hamle yapmıştır. Daha sonra Sâmi Efendi harf bünyelerine ve harekelere bütün tafsilatıyla çekidüzen vererek celî yazıyı kemâle eriştirmiştir. Osmanlı padişah tuğraları da Mustafa Râkım ve Sâmi Efendi sayesinde en olgun şekillerine kavuşmuştur.


Ayasofya Câmii’ndeki devasa çeharyâr levhalarının da hattatı olan Kadıasker Mustafa İzzet Efendi ile diğer 19. yüzyıl hattatları Mahmud Celâleddin Efendi, Şefik Bey, Nazif Bey, Abdullah Zühdî Efendi, Çırçırlı Ali Efendi, Reisü’l-Hattattîn Muhsinzâde Abdullah Bey gibi hattatlar da tafsilatta kısmen farklılık gösteren tavırlarla eser vermiş isimlerdir.


Bakkal Ârif Efendi, son Reisü’l-Hattatîn Kâmil Akdik, Aziz Rufaî, Neyzen Emin; defalarca baskısı yapılan mushaflarıyla meşhur Kayışzâde Hâfız Osman ve Hasan Rıza efendiler, İsmâil Hakkı Altunbezer de 19. ve 20. asrın önemli hattatlarındandır.


Hat sanatının Osmanlı’dan Cumhuriyet devrine aktarılmasında köprü vazifesi gören Necmeddin Okyay, Mustafa Halim Özyazıcı ve Hâmid Aytaç gibi sanatkârların talebeleri, günümüz kuşaklarının hocalarıdır.


 Aklâm-ı sitte (altı ana yazı çeşidi) dışında gelişen ve İran menşeli yazılardan olan ta’lik, bilhassa Şeyhülislâm Veliyyüddin Efendi, Yesârî Mehmed Esad ve oğlu Yesârîzâde Mustafa İzzet vasıtasıyla Osmanlı kimliğine bürünmüştür. Bu yeni ta’lik vadisine eser verip talebe yetiştiren isimler arasında Kadıasker Mustafa İzzet, Ali Haydar Bey, Hulûsi Yazgan, Necmeddin Okyay ve Kemal Batanay sayılabilir.


Osmanlı sarayına mahsusen ayrıca gelişmiş olan divanî ve celî divanî hatlarında, son dönemde Sami Efendi, Aziz Rufaî, İsmâil Hakkı ve Ferit Bey tarafından güzel örnekler verilmiştir. Rik’a hattı ise Osmanlı’nın yaklaşık son iki asrı boyunca günlük yazılarda kullanılmıştır.


Hat sanatının tasavvufî gelenekle de yakın ilişkisi vardır. Hattatların birçoğu manevî bir intisabı olan veya tarikat şeyhi mevkiindeki kimselerdir. Mevlevîlik, tasavvufî ekoller arasında sanata çok büyük bir önem verdiğinden hem diğer sanat dallarında Mevlevî sanatkârlar hem de hat sanatında çok sayıda Mevlevî hattat yetişmiştir. Yine tarikat büyüklerinin isimlerinin yazılı olduğu levhalar arasında en çok karşılaşılan yazılar “Ya Hazret-i Mevlânâ k.s.” ibareleridir.


Kur’ân-ı Kerim, muhtelif levha, evrad-ı şerif, kitap, mimarî yazı ve kitâbe gibi kullanım sahaları olan hat sanatı, sistematik meşk usûlü ve icâzet geleneği ile yozlaşmaksızın günümüze kadar muhafaza edilmiştir. Bu sanatta temel malzemeler (kamış) kalem, (isten yapılan) mürekkep ve (âharlı) kâğıt olmakla birlikte, üzerinde kalem kesilen makta, kalemtıraş, divit, makas, ipek, hokka, mühre, mıstar gibi başka birçok yardımcı malzeme de kullanılır. Hâlen gerek Türkiye’de gerekse bütün İslâm âleminde çok sayıda hattat yetişmekte ve eser vermektedir.



Tevhid, Hat: Fatih Özkafa, Özgün Tasarım, 35 x 70 cm.



Bakara Sûresi 115. Âyet, Hat: Fatih Özkafa, Yazı Çeşidi: Muhakkak, Divanî, Makili, 80 x 50 cm.




Osmanlı Sultanları ve Boğaziçi, Hat: Fatih Özkafa, Yazı Çeşidi: Sülüs, 70 x110 cm.




TEZHİB



Nilüfer KURFEYZ



 

1957 yılında İstanbul’da doğdu. Lise yıllarında, Ord.Prof.A.Süheyl Ünver’in  seminerleri, Türk Kültürünü tanımasına yol açtı. Üniversite yıllarında da, Süheyl Ünver’in Topkapı Sarayı’ndaki derslerine devam etti.


1980-83  arasında, Cahide Keskiner yönetimindeki, Topkapı Sarayı Türk Süsleme Sanatları atölyesinden diploma aldi.


1985‘de, İst. Üni. Edebiyat Fak. Arkeoloji ve sanat tarihi bölümü, Klasik Arkeoloji ana bilim dalından mezun oldu.


Tezhib calışmalarını sürdürürken. tarihi yapılarda ki, kalemişi ve restorasyon calısmalarına katıldı. Topkapı Sarayı-Yeni Câmii-Sultanahmet Câmii-Ragıp Paşa Yalısı, bunlardan bazılarıdır.

Mesleği yerine tezhib çalışmalarına ağırlık verdi uzun yıllar, tezhib de restorasyon ağırlıklı olarak calistı.


1992’de birinci, Aralık 2005’de, Selim Sağlam’la birlikte” Sanata adanmış 30 yıl” isimli 2., Şubat 2009’da, ise yine Selim Sağlam’la beraber, “Aşkın Huzurunda” isimli 3. kişisel sergisini açtı.


Bunun dışında, yurt içi ve yurt dışında sayısız karma sergi de yer aldı. 43 yıl boyunca ürettiği eserlerin tamamı, yurt ici ve yurt dışı özel koleksiyonlarda ve müzelerde yer almaktadir. Pek cok eseri de, basılarak daha büyük kitlelere ulaşmıştır.


2003 yılında yayınlanmış, “Tezhib” isimli bir kitabı mevcuttur.


1985 yılından beri, bildiklerini, bu sanatı öğrenmek isteyenlerle paylasmaktadır. 1985’de, kendisinden ders alarak, bu sanatla tanışan Selim Sağlam’ la çalışmalarını, 1990 yılından beri, ortak olarak sürdürmektedir.


Halen, "ALBARAKA Sanat Mer." de eğitmen, "Sakarya Büyükşehir Belediyesi, Geleneksel Sanatlar İhtisas Mer." de ve Bahariye Sanat Atölyelerinde danışman ,"TBMM, Milli Saraylar, Klasik Sanatlar Eğitim Merkezi’n de, eğitim görevlisi, yönetici ve Bilim Kurulu üyesidir.



Selim SAĞLAM

 



1969 yılında İst.da doğdu. İlkokuldan sonra üç sene hafızlık yaptı ve dini ilimler okudu. Ortaokulu Bakırköy İmam Hatip Lisesinde, Liseyi Pertevniyal Lisesinde okudu. Hat ve süsleme sanatlarıyla liseye başladığı ilk yıl tanıştı.


A.Ü.İktisat Fak. ve AÖF İlahiyat mezunu olmasına rağmen, tezhib çalışmalarına ağırlık vermiş, ve başladığı yıldan itibaren ara vermeksizin, çalışmalarını sürdürmüştür.


1985 yılında Hocası Nilüfer Kurfeyz’le tanışmasını, her zaman, kendisinin bir şansı olarak görmüştür. 1987 yılında, Kültür Bakanlığı bünyesinde açılan tezhib kursundan, diploma almıştır.


   1990 yılından itibaren, Nilüfer Kurfeyz’le, ortak olarak sürdürdüğü profesyonel tezhib hayatında, ağırlıklı

olarak restorasyon çalışmalarının yanı sıra, gelenekselin dışındaki farklı tasarım uygulamalarına da büyük yer

vermiştir.


1986 yılından beri aralıksız sürdürdüğü çalışmaların tamamı, yurt içi ve yurt dışı koleksiyonlarda yer

almaktadır. Nilüfer KURFEYZ ile birlikte Aralık 2005’ de ilk, 2009 yılında “aşkın huzurunda” adlı 2.kişisel sergisini

açmış ve sayısız karma sergide yer almıştır.


Medeniyetlerin varlıklarını sürdürebilmelerindeki en önemli yapı taşının sanat olduğu inancıyla, bildiklerini öğrenmek isteyen herkesle paylaşarak, Tezhib sanatına hizmet yolunu seçmiştir.


 Klasik bir sanat olan tezhibin stilizasyona dayalı yapısıyla modern sanatların nüvesini içinde barındırdığına ve çağdaş sanatlarla hiçbir zaman ters düşmediğine inanmaktadır.


 Aynı eser üzerinde çalışarak, iki imzayla üretilen eserlerin günümüzde pek görülmediği tezhib dünyasında, 1990 yılından beri Nilüfer KURFEYZ le birlikte bu ortak imzalı çalışmaları sürdürmektedir.


 Takdir edileceği üzere iki sanatçının benliklerini bir tarafa bırakıp ortak bir görüş ve bakış açısında birleşerek eser vermeleri kolay bir çalışma tarzı değildir ama daha olgun ve mükemmel eserlerin ortaya çıkmasında önemli  bir anahtardır.


 Halen, , "ALBARAKA Sanat Mer." de eğitmen, "Sakarya Büyükşehir Belediyesi, Geleneksel Sanatlar İhtisas Mer." de ve Bahariye Sanat Atölyelerinde danışman ,"TBMM, Milli Saraylar, Klasik Sanatlar Eğitim Merkezi’n de, eğitim görevlisi ve Bilim Kurulu üyesidir.



TEZHİB SANATI


Tezhib, çağı yakalayabilme gücüne sahiptir ve bu kapıyı bize stilizasyon açar. Kitap süsleme sanatı olarak tarif edebileceğimiz tezhib sanatını Müslüman Türkler, Orta Asya’dan getirmişler ve Hat sanatının seçkin örneklerini daha ihtişamlı göstermek çabasıyla bol altınla süsleyerek bu sanatı ölümsüz kılmışlardır. Tezhib, Anadolu Selçukluları, Anadolu beylikleri ve nihayet Osmanlılar eliyle bir saray sanatı haline gelmiş, adeta şiirsel bir anlatım kazanmıştır.


Bu bağlamda, tam anlamıyla Müslüman Türklere özgü ve tamamen orijinal bir tezhib sanatının varlığından söz etmek doğru bir tespittir.


Türkler, ilerledikleri coğrafyalarda etkilendikleri tüm kültürel oluşumları kendi zevkleriyle yoğurmuşlardır. İslâmiyet’i kabul edişleriyle birlikte, beraberlerindeki Uzak Doğu etkisini, Ön Asya etkisiyle harmanlayarak Avrupa içlerine kadar yürüyen bir Türk-İslâm tezyini sanatları sentezini ortaya koymuşlardır ki, Türk tezhib sanatı da bu oluşumun paha biçilmez bir koludur ve dünyanın her yerine dağılmıştır. Maddî ve manevî yanıyla çok değerli elyazmaları da bunun şüphe götürmez bir ispatıdır. 


Tezhib kelimesinin tam karşılığı “altınlama” olmasına karşın, tezhib yalnızca altınla yapılan işleri ifade etmez. Altının yanı sıra boya da kullanılarak, hat levhalarında, fermanlarda, hatta deri ve ahşap üzerinde geleneksel motiflerimizle yapılan tezyînattır. Kısaca tezhib; emek, incelik ve ustalıkla örülmüş bir sanattır ve insan iradesi üzerinde eğitici bir fonksiyona sahiptir. Hissettirdiği manevî hazzın, ruhumuzu terbiye etmeye katkısı ise çok büyüktür.


Ama altın, yine de bu sanatın olmazsa olmazlarındandır ve pek çok teknikle kullanılarak bu eşsiz sanatı tam bir görsel şölene çevirmektedir. Bir başka anlatımla, bu sanatın cazibe noktasıdır. Sürerek kullanıldığı (akıtma, halkar, sıvama) gibi; yapıştırma, serpme (zerefşan) ve püskürtme tekniği ile de çok görkemli eserler oluşturulmakta; bu sayede sadece gözlere değil, gönüllere de hitap etmektedir. “Zerendut” tabir edilen, hat yazılarını altın kullanarak kâğıda aktarma işlemi ise ciddi bir bilgi ve beceri gerektirmektedir. Altının ihtişamı, tezhib tablolarındaki hayrete düşüren incelikle birleşince çok etkileyici bir görüntü ortaya çıkmaktadır.


Altın, eserlerde bizlerin gözünü kamaştırırken bu maddenin sürülecek boya kıvamına getirilmesi de çok ciddi bir zamana ihtiyaç duymaktadır. Eskiden dövülerek ve inceltilerek yaprak haline sokulan altın, bugün yurtdışındaki fabrikalarda işlenerek sanatkârların hizmetine sunulmaktadır. Ama müzehhibin (tezhib yapanın), eseri üzerinde çalışmaya başlamadan önce, bu yaprak haline getirilen altını parmakları yardımıyla ezerek boya şeklinde kullanılacak kıvama getirmesi gerekmektedir ki, bu çok meşakkatli bir işlemdir. Altının sadece iyi ezilmesi yeterli olmayacaktır. Aynı zamanda iyi sürülmesi, iyi parlatılması ve ışıl ışıl yanması da lâzımdır… Zira eser, bu altın üzerine inşâ edilecektir.


Asıl her şey bundan sonra başlamaktadır. Zira altın ne denli özel bir malzeme ise, üzerinde çalışılacak kâğıdın murakka (dayanıklı kâğıtların su yollarına göre üst üste yapıştırılarak mukavva elde edilmesi) haline getirilerek, boyanarak ve âharlanarak (kâğıdın güçlendirilmesi için üzerinin nişasta, yumurta vs. ile ince bir tabakayla cilalanması) çok dikkatle ve özenle hazırlanması da elzem bir husustur. Tüm bu işlemler doğal malzeme ile yapılarak yüzyıllarca kalıcı olmanın kapıları aralanmaktadır.


Bu kâğıdın üzerinde eskiden toprak ve köklerden elde edilen doğal boyalar kullanılırken, günümüzde kâğıdın özelliğini bozmayacak sulu boyalar, akrilik boyalar ve guaj boyalar kullanılmaktadır. Tezhib içinde yer alan rozetler, şemseler, köşebentler, koltuklar, tepelikler, bordürler bu renklerle hayat bulmaktadır.


Osmanlı’dan günümüze tezhib sanatçıları yüzyıllar boyunca altın ve laciverdi bir arada kullanarak izleyenler üzerinde sarsıcı bir etki bırakmışlardır. Zira bu iki rengin bir arada kullanılmasının sembolik bir ifade taşıdığına inanılmıştır. Laciverdin göğü ve sonsuzluğu, altının ise ışığı ve güneşi temsil ettiği inancı, tam da İslâm felsefesi ile uyum gösteren bir çizgidedir.


Tezhibde ağırlıklı olarak kullanılan bu iki rengin yanı sıra, turkuaz ve mavinin diğer tonlarıyla bordo ve siyah da çokça kullanılmıştır. Eserlerde kimi zaman zıt, kimi zaman uyumlu renkler bir araya getirilerek farklı anlatımlar denenmiştir.


Sanatta güzellikler ayrıntılarda gizlidir. Tezhibin de ayrıntıların sanatı olduğunu söylemek doğru bir yaklaşım olacaktır.


Sanatçıya düşen, hem renkte hem desende ahengi yakalamaktır. Klasik dönemlerin etkileyici bütünlüğü her zaman referansımız olmalıdır. Çok hassas çalışmalarla hazırlanan kompozisyonların âharlanan kâğıtlara aktarılıp önce altınlanarak, sonra altınlar mührelenip (cilalı akik, firuze vs. taşıyla altınları cilalama), parlatılıp tahrirlenmeye (kontürleme) hazır hale getirilerek boyama aşamasına geçilmesi izlenen klasik yöntemdir. 


Bu kompozisyonlarda izlenen kurallar, yüzyıllar boyunca bizlere yol göstermiştir. Kullanılan ana motifler, hatâîlerin (stilize çiçek motifleri), rûmîlerin (stilize hayvan motifleri) ve bulutların birbirlerinin yollarına müdahale etmeden kendi çizgilerinde ilerleyerek bir bütün oluşturmaları, bu sanatın özünü ve felsefesini daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Sanki çok karmaşıkmış ifadesi uyandıran bu kompozisyonlarda kâinatın düzenini fark edebiliriz.


Tüm bu ipuçları, çağı yakalayabilme gücüne sahip bu sanatın ne kadar evrensel olabildiğinin de altını çizmektedir. Yaradılışın kendisinde var olan simetriyi bir sistem olarak kabul edip bu çıkış noktasından hareketle, kendi içinde özgür alanlar oluşturabilmektedir.


Klasik bir sanat dalı olan tezhibin, dinî kaygılarla sembolik bir anlatım taşıması, günümüzün modern sanatları ile ne kadar örtüştüğünün açık bir ifadesidir. Zira stilizasyonla sembolleştirilmiş motiflerin hafızada yer etmeleri ve etki süreleri daha uzun ve güçlüdür. Dolayısıyla tezhib eserlerinin seyri, bir seferlik değildir. Her bir seyir yeni bir keşfi getirir.


Yüzyıllar boyunca gelişerek ilerleyen bu sanat, beraberinde birçok ekole de kapı aralamıştır.


Orijinal eserleri incelediğimizde, Selçuklu döneminin münhanîleri, zencerekleri (bordür) ve geometrik bölümlemeleri; Fatih döneminin baba nakkaş halkârları (zemini boyamadan altınlama tekniği); sanatın zirvesi sayılan Kanûnî döneminin Karamemi ekolünün yarı stilize laleleri, karanfilleri, Şahkulu okulunun saz yaprakları, Türk Rokoko üslûbunun naturalist çiçekleri bu sanatın kilometre taşlarıdır. 


Tüm bu dönemlerde motiflerin negatif ve pozitif şekilde çizilip boyanarak ahenkle oluşturdukları dengeli kompozisyonlar, hepimizin yol göstericileridir.


Kısaca bu kompozisyonlar, İslâmî felsefedeki sonsuzluğun ve uçsuz bucaksızlığın vücut bulduğu ve tüm detaylarda bu vurgunun yapıldığı alanlardır.


Bu sanatta detaylar çok önemli olduğundan, sanatçı detaylarla uğraşırken genel uyumu kolaylıkla kaybedebilir. Detaylar ne kadar mükemmel olursa olsun, ahenk sağlanamazsa eser olgunlaşamaz. Sanatçının yetkinliği arttıkça bu olgunluğa erişmesi kolaylaşacaktır. Orijinal eserlerin dikkatle incelenmesi, söylemeye çalıştığımız şeyi kolayca açıklamaktadır.


Tezhib tabloları, hattın çevresindeki süsleme olarak meydana getirildiği gibi, hattan bağımsız olarak da düşünülebilir. Hatla birlikte düşünüldüğünde, bizi kısıtlayan bazı etkenler olsa da, ikinci yol bizi daha özgür kılar. Bunlar, buluş zenginliğinin, yeni varsayımları denemenin, yeni bakış açıları üretmenin kolaylaştığı alanlardır. Hazırlanan bir tezhib çalışması üzerine hat yazdırmak da izlenen başka bir yoldur.


Medeniyetlerin devamı, ancak sanatın devamlılığı ile mümkündür. Tam da burada söylemek gerekir ki, klasik sanatlarımızın kuşaktan kuşağa aktarılması yüzyıllar boyu süren usta-çırak ilişkileriyle olmuştur. 


Büyük bir sabır ve özverinin rol aldığı tezhib sanatı, ne mutlu ki bugün onlarca fakülte ve akademi aracılığı ile öğretilmekte ve bu sanatın ruhunu yansıtan meşk yoluyla eğitim, alaylı tabir edilen usta yanında ustalaşma hiç kesintiye uğramadan sürmektedir. 


Klasik sanatlarımızın tamamen kesintiye uğradığı yıllarda, kültür ve medeniyetimizin sevdalısı bir avuç insan, bu sanatı günümüze taşıyan yapı taşları olmuşlardır. Bizlere düşen görev, sanat bilincini geleceğe taşımak, geçmişle gelecek ve analizle sentez arasındaki köprüyü iyi kurabilmektir. 


Yarınlara döşenen bu yola bir taş da biz koyabilirsek üzerimize düşeni yapmanın huzuru içinde olacağız. Zira evrensel kültürümüzün hak ettiği biçimde dünya durdukça yaşayabilmesi, her çağın farklı beğeni ve değişimlerini yakalayarak özünü kaybetmeden söyleyecek yeni şeyler oluşturabilmesinden geçer. 



Fatih Devri, Tezhip ve Zerendut: Nilüfer Kurfeyz - Selim Sağlam, 30 x 50 cm.



Kanuni Devri, Tezhip ve Zerendut: Nilüfer Kurfeyz - Selim Sağlam, 30 x 50 cm.






MİNYATÜR 



Gülçin ANMAÇ



 

1992 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü’nü bitirdi. Üniversite eğitimi sırasında Özdemir Altan’dan sanat tarihi, Mahir Güven’den resim ile çizim dersleri aldı. 


1994 yılında, değerli hocası Cahide Keskiner’in atölyesinde tezhip ve minyatür çalışmalarına başladı. 


2001 yılında, Kültür ve Turizm Bakanlığının Cahide Keskiner başkanlığında düzenlediği Geleneksel Türk Süsleme Sanatları Kursu’nu başarıyla bitirdi.


2001 yılında, minyatür çalışmalarına Nusret Çolpan ile devam etti, değerli hocasının 2008 yılındaki vefatına kadar sanat üretimi ile eğitimlerinde beraber çalıştı. 


2005 yılında, Mehmet Kabaş ile geleneksel kuyumculuk teknikleri üzerinde çalışarak takı tasarımları yaptı. 


2009 yılında, Kültür ve Turizm Bakanlığının “Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı ile Geleneksel Türk El Sanatları Sanatkârı” onayını, tezhip ve minyatür sanatı dallarında aldı. 


2011 yılında, Kadir Has Üniversitesi Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Lisans Programı’nda yüksek lisans eğitimini “Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması” konusunda tamamladı. 2018’e kadar sağlık sektöründe profesyonel iş yaşamını devam ettirdi.


2012 yılında, Tunus-Monastır’da “12ème Rencontre des Plasticiennses Autodidact Organizasyonu” Onur Ödülü’nü ve 2016 yılında “ESKADER” Derneği Kültür ve Sanat Ödülü’nü Minyatür Sanatı Dalı’nda aldı.


2017 yılında, Zeytinburnu Belediyesi Kültür ve Sanat Merkezi’nde açılan retrospektif sergisi için çoğu çalışmalarını içeren Nakkaşname isimli kitabı basıldı. 


Yurtiçi ve yurtdışındaki çeşitli şehirlerde düzenlenen doksandan fazla sergiye ve uluslararası sanat festivallerine katıldı; çalışmaları elliden fazla kitapta basıldı. Özgün minyatürlerinin bir kısmı yurtiçi ile yurtdışındaki özel ve resmî koleksiyonlarda bulunmaktadır.  


Birçok uygulamalı gösteri, seminer, söyleşi ve televizyon programına katıldı; yurtiçi ve yurtdışı eğitim programlarında hizmet verdi. Katılımından dolayı çeşitli kurumlardan berat ve teşekkür belgeleri aldı. Minyatür sanatı ile ilgili olarak, çeşitli kurumların düzenlediği yarışmalarda jüri olarak görev aldı. 


Çeşitli dergi, kitap, berat, takvim, broşür, ajanda, defter, ödül, takı, çini, büyük ebatlı duvar çini pano, animasyon, belgesel projeleri için minyatür çalışmaları ile desen tasarımları yaptı ve bu konudaki çalışmalarını aralıksız devam ettirmektedir. 


TRT için yapılan Sirkeci Garı belgeseli için özgün minyatür çalışması, TRT için hazırlanan ve Eshâb-ı Kirâm’ın hikâyelerini anlatan Gökteki Yıldızlar belgeselleri için çok sayıda özgün minyatür çalışmaları, Göldeki Bereket filmi için özgün minyatür çalışması, TRT’nin hazırladığı Mevlânâ’nın hayatını anlatan Mevlânâ Celâleddîn Rûmî belgesel filmi için özgün minyatür çalışmaları yapmıştır. Turkish Airlines VIP konukları için hazırlanan “WE’R” markalı gıda ürünlerinin tüm ambalajları üzerindeki çizimlerin özgün tasarımını, çizimini ve boyanmasını gerçekleştirmiştir. Borsa İstanbul’un tarihini anlatan özgün çini duvar panosunu hazırlamıştır. Eskişehir Valiliği “Dede Korkut Anıtı” duvarı için yapılan toplamda yüz metrekare çini duvar panolarının minyatür tasarım ile çini uygulama ekibinde yer almıştır.


TBMM Millî Saraylar Klasik Türk Sanatları Merkezi, Eyüp Bahariye Mevlevîhânesi Sanat Atölyeleri, Üsküdar Belediyesi Balaban Tekkesi Kültür Evi, Beşiktaş TDV Kagem İstanbul Şubesi Geleneksel Sanatlar Merkezi, Altunizade Albaraka Sanat Merkezi ile kendi atölyesinde minyatür sanatımızı öğretmeye devam etmektedir. 


MİNYATÜR SANATI


Geleneğimizde, elyazmalarında metni açıklayıcı olarak, kendisine has teknikle yapılmış resim sanatı için kullanılan minyatür sanatı terimi, hikâye veya tarihî olayı bize kendi özellikleriyle bezeyerek görsel olarak anlatır. Kelime olarak “minyatür”, adını Ortaçağ Avrupası kitaplarının bölüm başlarının tezyînatında kullanılan kırmızı renkli “minium” denilen boyadan alır. Bu detaylı süslemelere “miniare”, zaman içerisinde metni süsleyen bu boya ile işlenen resimlere “miniature” denilmiş, Batı kökenli bir terim olarak yakın tarihimizde kabul görmüştür. Daha önceki kaynaklarımızda ise minyatür için “nakış resim”, “hurde nakış”, “tasvir sanatı”, “şebih”, “nigâr”, “sûret”, “meclis”; minyatürü yapan için “nakkaş”, “musavvir”, “ressam”, “vak’anüvis”, “şebihnüvis”, “meclisnüvis”, “nigâri”, “nigârende”, “nigârger”; bu sanatın çalışıldığı mekân için ise “nakışhâne”, “nakkaşhâne”, “nigârhâne” gibi sözcüklere yer verilmiştir. Türk minyatür sanatına muhtevâ olarak bakıldığında daha çok gözlem ve belgelemeye dayalı olan çalışmalar görülür. Her şey doğru çizilir ama aynen çizilmekten kaçınılır, soyutlama büyük bir uyum içerisinde kullanılır. Minyatür sanatının tüm bu özellikleri, bir konunun tam ve gerçekçi olarak anlatılmasını mümkün kılar. Nakkaşlar dinsel konulardan şehir tasvirlerine, sosyal yaşamdan yöneticilerin törenlerine kadar birçok önemli konuyu ustalıkla işlemişlerdir. Hükümdar saraylarında nakkaşhâne olması, bu sanatın ilerlemesi açısından önemli bir zemin oluşturmuştur. 


Minyatür sanatı özelinden açıkladığımızda, zanaat süreci bellidir ve bu süreç içerisinde usta-çırak ilişkisinde olduğu gibi iyi bir hoca rehberliğinde ilerlenir. Usta-çırak ilişkisi ile nesillerdir devam eden bilginin sağlıklı bir şekilde aktarılması ve geleceğe iletilmesini sağlamak, bilgiye ulaşılmasını ve öğretilmesini güvence altına almak, doğru ürünlerin ortaya çıkması ve hayatın içinde kullanılır olması, kültürün devamlılığını sağlayan en önemli unsurlardır. Minyatür öğretim sürecine, geleneksel sanatların mantığı ve kuralları, daha önceki dönemlerde yapılmış farklı eserler incelenip çalışılarak başlanır. Daha sonra, önceki dönemlerdeki değişik ekollerin minyatür eserleri kopya olarak çalışılıp, tarihsel sıra ile ilerleyerek her dönemin kompozisyon ve boyama tekniklerindeki farklılıklar sürece dâhil edilir. Minyatür sanatında özgün bir sanat eserinin ortaya çıkması, hem zanaatin doğrularının (sanat tarihi bilgisi, zanaat ustalığı, çizim-boya gibi tekniklere hâkim olma yetisi) hem sanatın gerçeklerinin (ne yapmak istediğini bilmek, araştırmak, özgün fikirlere ve yeteneğe sahip olmak) bir arada olması ile mümkündür. Bu sanatta özgün minyatür olarak tasarlanan figürlerin kopya, kolaj, grafik tasarım, illüstrasyon ya da naif resme dönüşebilme riski, her zaman dikkate alınması gereken “sanatlar arası anlamalar sorunu” olarak incelenmeye değerdir.


Nakşedilmiş çizgileri, büyülü renkleri, incecik ayrıntılı çizimleri, anlattığı hikâyesi ile elyazmalarına renk katan minyatürler, günümüzde zanaat inceliklerini ve sanat felsefesini koruyarak daha büyük boyutlarda çalışılıp duvarlara asılan tablolar hâlini almışlardır. Bizi, bize en iyi anlatabilecek sanatlarımızdan olan minyatür, gittikçe daha da sağlam bir zemine yerleşerek kaliteli örneklerini vermeye devam etmektedir.



Karatay Medresesi’nde Mevlânâ’nın Seması, Minyatür: Gülçin Anmaç, 56 x 66 cm



Sivas Divriği Câmii ve Şifâhânesi, Minyatür: Gülçin Anmaç, 28 x 38 cm.



EBRU


Hikmet BARUTÇUGİL



 

1952’de Malatya’da doğdu. 1973’te İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu’nda tekstil eğitimine başladı.  Üniversitede hocası Prof. Emin Barın’ın teşvikiyle hat sanatı çalışmalarına başladı. Bu sırada ebru sanatını fark ederek içindeki dinamizmi keşfetti ve üniversite yıllarında ebru araştırmalarını tek başına sürdürüp kendisini geliştirdi. 1977’de Akademi’den tekstil desinatörü olarak mezun olduktan sonra çalışmalarını ebru üzerine yoğunlaştırdı. 1978-1981 yılları arasında ihtisas için gittiği Londra’da araştırma ve çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Ebruyu her zaman bir bilim dalı gibi görüp geliştirmeyi hedefleyerek, bu sanatı yaşatmak için yaşamanın gereğine inandı ve günlük kullanım araçlarından iç mimarîde kullanılan malzemelere kadar birçok ürün geliştirdi. Daha önce görülmemiş ebru yöntemleri denedi ve literatüre “Barut Ebrusu” olarak bilinen ebru türünü bulan kişi olarak geçti.


Ebru sanatını tanıtmak ve yaymak amacıyla yurtiçi ve yurtdışında 110 kişisel ve 104 karma sergi ile 169 kurs ve seminer, 99 konferans ve uygulamalı ebru gösterimi ile 6 sanat terapisi gerçekleştirdi.


Royal College Of Art (Londra), Internationale Gesellschaft für Musik-Ethnologie und Kunsttherapie Forschung (Viyana), Otonom University (Madrid), University of Graz (Avusturya), Basel Paper Museum (İsviçre), University of Massachusetts (Boston, ABD), Lok Virsa Museum’da (İslamabad) ve birçok sanat akademisinde dersler verdi. Uluslararası birçok ödülü olan Barutçigil’in London British Museum başta olmak üzere dünyaca ünlü müzelerde ve bazı özel koleksiyonlarda sürekli sergilenen eserleri bulunmaktadır. London School of Economic Science’ın düzenlediği Art in Action sanat festivalinde “Best of the Best” (2012) ödülünü alan ilk ve tek Türk sanatçıdır. Pek çok TV programına katıldı, dergilerde röportajları yayınlandı, kongrelere bildiriler verdi. Yayınlanmış otuz yedi kitabı bulunmaktadır. Gelecek yüzyılların sanatçılarına yön ve ilham verecek eserleri bugünden planlamak amacıyla 1830’lu yıllardan kalan tarihî bir konağı Ebristan Ebru Evi haline getirip yaşayan bir “müze-galeri”ye dönüştürmüştür. Halen Mimar Sinan Üniversitesi ile TBMM Millî Saraylar, Klasik Türk Sanatları Merkezi’nde eğitim görevlisi ve bilim kurulu üyesidir.



EBRU SANATI


Aşk ve sır dolu bir sanat olan ebru, kökleri yaklaşık bin yıl kadar eskilere gittiği tahmin edilen bir Türk sanatı olarak Orta Asya’da doğdu. İlk adı Çağatayca “ebre” olan bu sanat, İpek Yolu ile İran’a geldi. “ebri” (bulutumsu) ya da “abru” (su yüzü) adını aldı. Anadolu’da “ebru” olarak anılan sanat, Osmanlılar döneminde yaygın olarak kullanıldı. 17. yüzyılın başlarında “Türk kâğıdı” adı ile Avrupa’ya gitti. 

 

Osmanlı’da Ebru Sanatı 


Yakın zamanlara kadar kitap, defter ciltlemenin yanı sıra hat sanatına zemin veya pervaz (kenar süsleme) olarak kullanılmıştır. Ayrıca resmî belgeler, devlet belgeleri ile çeşitli mühim anlaşmalarda özellikle girift desenli ve hafif renkli ebrulu kâğıtların zemin olarak tercih edildiği bir kullanım alanı bulmuştur. Buradaki amaç, belgenin üzerinde tahrifatın önlenmeye çalışılmasıdır ki, bu da tıpkı günümüzdeki banknot, senet ve çek defterlerindeki fon desenlerinin silinti girişimlerini belli etmesi mantığına uymaktadır. Ayrıca günümüzde noterlerin yaptığı ticari defter sayfalarını numaralayıp  tasdiklime işleminin benzerini, atalarımız defterlerin kenarlarını ebrulayarak yapmışlar ve sayfa eksiltme teşebbüsünü kesin olarak ortadan kaldırmışlardır. Defter sayfaları ne kadar ince olursa olsun, eksilen sayfanın izi hemen belli olur, tashihi de mümkün değildir. Böylece estetik, renkli  ve kesin bir çözüme ulaşılmıştır. Bugün bu gelenek, resmî bir hüviyeti olmamakla beraber kısmen devam etmektedir.


Ebru sanatı tarih boyunca genellikle bir kâğıt süsleme sanatı olmuştur. Belirli desenler sürekli tekrarlanmış, az da olsa bazı çeşitlemeler ve soyut çiçekler eklenmiştir. Çok uzun yıllara yayılan bu değişiklik  ve yeniliklerle ebru günümüze kadar gelmiştir. Ancak günümüzde büyük ve hızlı yenilikler yaşayan bu yöntem, bambaşka güzellikler içerme eğilimindedir.  Öncelikle, yeni üretilen bazı ebru çeşitleri ve ebrunun diğer sanatlarla da birleşmesi, bu yöntemi sürekli tekrar edilen bir zanaat olmaktan kurtarıp diğer plastik sanatlar gibi değerlendirilmeye başlanmasına vesile olmuştur. Geçen yüzyılda daha da önem kazanan çiçekli gibi bazı ebru çeşitleri, ebruyu kitaptan çıkartıp çerçevelenerek duvara asılabilecek konuma getirmiştir. Ayrıca modern resim anlayışı içinde yapılan belirli tarz ebrular beğenilirliğini sürdürmektedir. 


Suda çoğunlukla kendi kendine oluşan ebru desenleri, insanın hayal gücünü zorlayan soyut resimler gibidir. Bu soyut desenler, bazen resim, minyatür, gravür, yazı gibi diğer sanatlarla birleşerek değişik güzellikler ve yeni yorumlar oluşturulmaktadır.

 

Ebrunun Yapılışı


Kitre gibi kıvamlaştırıcı bir zamk ile suyun yoğunluğu arttırılır. Toprak boya olarak bilinen, tabiattaki suda erimeyen metal oksitler, sığır ödü ile ezilerek hazırlanır. Gül dalı ve atkuyruğundan yapılmış fırçalar yardımı ile kitreli suyun yüzeyine serpilir. Suyun üzerinde kontrolsüz açılan damlalar sonsuz renk ve zevk âlemini gözler önüne serer. Hiçbir müdahale yapılmadan elde edilen desenin adına “Battal Ebrusu” denir. Bir iğne yardımıyla çakıl taşlarına benzeyen battal ebrusu sağa sola, aşağı yukarı çizilerek değişik desenler elde edilebilir. Bunlar “Taraklı”, “Gel-git”, “Şal Örneği”, “Bülbül Yuvası” gibi isimler alırlar. Ayrıca yine suyun üzerine daha kontrollü olarak renkler damlatılıp lale, gül, karanfil, sümbül, papatya gibi çiçekler ve resimler de yapmak mümkündür. 


Ebru, bir resim sanatı olmakla beraber yalnızca bundan ibaret değildir. Aynı zamanda nükteli bir şiir, yumuşak bir ezgidir... Ebru, gücü zaman üzerinde oynamaya yeten, dans eden bir figürdür-tıpkı adını telaffuz ederken olduğu gibi: EBRU! Belki de yeryüzünde hiçbir sanat, adıyla bu kadar bağdaşmamış, bu kadar iç içe geçmemiştir. Suyun yalınlığı, renklerin düğünü, insanın duyguları, tabiatın kusursuzluğu ebru sanatında buluşur. Ebru, fikre düştüğü ilk andan gözle buluştuğu son ana kadar kendine has mistisizmini asla yitirmeyen bir ifade şeklidir.


Klasik Lâle, Hikmet Barutçugil, 35 x 50 cm.



Klasik Battal Ebru, Çift Baskı, Hikmet Barutçugil, 35 x 50 cm.


    Sevr Mağarası, Hikmet Barutçugil, Resim: Reza Hemmatirad, 210 x 110 cm.





OSMANLICA



Dr. Abdülkerim ASILSOY



 

1972 yılında İstanbul’da doğdu. Aslen Karadenizli olmakla birlikte hayatının neredeyse tamamı İstanbul’da geçti. Liseyi Gaziosmanpaşa İmam-Hatip’te tamamladı. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra yüksek lisansını aynı üniversitenin Ortadoğu ve İslâm Ülkeleri Enstitüsü’nde Sosyoloji Anabilim Dalı’nda, İsmail Kara’nın danışmanlığında ikmal etti. Yine Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı’nda Zekeriya Kurşun’un danışmanlığında doktora derecesi aldı. 2006-2010 yılları arasında Bilim ve Sanat Vakfı’nda Osmanlıca seminerleri verdi. 2008-2011 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’nde misafir öğretim üyesi olarak bulundu. 2010 yılından itibaren Kırklareli Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi olarak akademik hayatına devam etmektedir. 



Osmanlıca, 13.-20. yüzyıllar arasında Anadolu’da ve Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü yerlerde yaygın olarak kullanılan, 15. yüzyıldan sonra Arapça ve Farsçanın etkisinde kalan Türk yazın dilidir. Osmanlı Devleti dâhil, İslâm dininin yayıldığı coğrafyada büyük ölçüde benimsenen, Latin alfabesinden sonra dünyada yazı dili olarak en çok kullanılan yazı sistemidir. Kûfî, Nesih, Rik’a, Sülüs, Ta’lik, Divanî, Siyâkat bu dilin yazı çeşitleridir.


Kûfî: En eski Arapça yazılardandır. 10. ve 13. yüzyıllar arası en parlak dönemidir. Osmanlılarda Kûfî, dinî eserlerde, câmi ve medrese gibi yapıların kitâbelerinde, levhalarda ve mühürlerde kullanılmıştır. Kûfî-yi Atik, Çiçekli Kûfî, Kûfî-yi Müzeyyen ve Kûfî-yi Satranç gibi türleri vardır.


Nesih: Kitap yazısı bu tipe dayanır. Çok okunaklıdır ve hızlı yazmaya elverişlidir. Kitâbelerde, paralarda, levhalarda kullanılır. Özellikle tefsir ve hadis kitaplarında sıklıkla karşımıza çıkar. Nesh-i Eyyûbî, Nesh-i Memlûkî, Nesh-i Selçukî ve en mükemmeli olan Nesh-i Osmanî gibi türleri vardır.


Rik’a: Görece yeni oluşmuş bir yazı tipidir. Osmanlı Devleti’nde bu yazı, Irak ve Suriye’de kullanılmıştır. Basit hali kolay ve hızlı yazmaya elverişlidir. Dik hatlı ve tok bir yazıdır. Sin grubundaki harflerin dişleri gösterilmez, iki nokta (ye, te gibi harflerde) çizgiyle; üç nokta (pe, peltek se) çatalla gösterilir. 


Sülüs: Kalınlaşmış nesihtir. Nesih’e göre daha belirgin ve derin hatlara sahiptir. İran ve Osmanlı’da en mükemmel haline ulaşmıştır. Genelde câmi ve türbe kapılarının üstündeki kitâbelerde, besmele, tevhîd gibi metinlerde kullanılır. Kitapların ve dergilerin başlıkları da sülüsle yazılmıştır. Celî sülüste harfler bir araya girmiş haldedir. Sülüs-i Müsennâ ise çok zor ve çift yazılıdır. Mühürlerde ve madalyonlarda bu yazı çeşidi kullanılmıştır. 


Ta’lik: Asılma, iliştirilme anlamına gelen Ta’lik, harflerin birbirine bitiştirilme şeklinden dolayı bu adı almıştır. Türkler fetvâlarda, adalet müesseselerinde bu yazıyı kullanmışlardır. 


Divanî: Osmanlı’da Divan-ı Hümâ­yûn’da kullanılan yazı şeklidir. Kûfî gibidir, ancak hatları daha kavislidir ve oldukça süslüdür. Padişahlık vesikaları, fermanlar vs. bu yazıyla yazılmıştır.


Siyâkat: Maliye, evkaf tapu kayıtları gibi gizlilik isteyen belgeler bu yazıyla, çoğunlukla Farsça kalıplar kullanılarak tutulmuştur.



Resimli ve Haritalı Osmanlı Tarihi, Muharriri Ahmed Rasim, İkbal Kitabhanesi. 




KLASİK CİLT 


Ahmet KURNAZ



 

1966 yılında Malatya’da doğdu. Ortaokulu Vefa Lisesi’nde bitirdikten sonra baba mesleğinden ötürü sınava girerek İstanbul Matbaa Meslek Lisesi’ni kazandı. Cilt ve Serigrafi Bölümü’nü birincilikle bitirdi. Hocalarının yardımı ve meslek sevgisi sayesinde Ofset, Dizgi, Tipo, Grafik, Film Pozlandırma ve Kalıp Alma bölümlerini de tamamlayarak 1986 yılında mezun oldu. O dönemde çalıştığı bazı firmalar şunlardır: Deniz İşletmeleri (ofset ve baskı), Pamukkale Basım Evi (tipo ve ofset), Sivas Serigrafi (grafik, montaj, film pozlandırma, kabartma ve baskı işleri). Marmara Üniversitesi’nde matbaacılık eğitimi aldı. 1987 yılında Topkapı Sarayı’nda tezhip kursuna başladı ve stajını Süleymaniye Kütüphanesi’nde tamamladıktan sonra İslam Seçen’den klasik cilt, Saadet Gazi’den kâğıt restorasyon ve konservasyon eğitimi aldı. 1987 yılında Nilüfer Kurfeyz’den tezhip kursu aldı. Eğitimini tamamladıktan sonra Süleymaniye Kütüphanesi’nde klasik cilt ve kâğıt restorasyonu uzmanı olan babası İbrahim Kurnaz’ın açmış olduğu Vefa’daki cilt atölyesinde çalışmaya başladı. Burada modern ve klasik cilt yapmaya başladı. Atölye bünyesinde çalışmış olduğu bazı kurumlar şunlardır: Fransız Konsolosluğu Kütüphanesi, İsveç Konsolosluğu Kütüphanesi, Alman Konsolosluğu Kütüphanesi, IRCICA, Yıldız Sarayı Kütüphanesi, Sadberk Hanım Müzesi Kütüphanesi, Atatürk Kütüphanesi, İstanbul Dişçilik Fakültesi Kütüphanesi, vs. 1988 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda Cilt Atölyesi’ni kurarak, Hazine-i Hassa-i Şâhâne arşivinin kâğıt ve cilt restorasyonu-konservasyonuyla işe başladı. 27 yıldır kadrolu olarak cilt-kâğıt restorasyon atölyesi sorumlusu ve çalışanıdır. TBMM Millî Saraylar yurtdışı eğitim programı vesilesiyle İtalya’nın Floransa kentinde bulunan Istıtuto per l’Arte e il Restauro Palazzo Spinelli okulundan Batı tarzı cilt ve kâğıt restorasyonu üzerine eğitim aldı. Dolmabahçe Sarayı’nda çalıştığı süre zarfında; Halife Abdülmecid Efendi Kütüphanesi, TBMM Millî Saraylara bağlı saray, köşk, kasır ve koleksiyon birimlerine ait kâğıt-cilt restorasyon ve konservasyon işlerinin yapımı, Hereke Halı ve Dokuma Fabrikası’na ait desen ve çizim paftalarının restorasyonu, Ankara TBMM Kütüphane ve Arşiv Başkanlığına bağlı kütüphanenin cilt ve kâğıt restorasyon işlerine devam etmektedir.



Bir mecmua veya kitabı, yaprakları ve sırası bozulmadan bir arada tutabilmek için yapılan koruyucu kapağa “cilt” denilmektedir. Cilt, Arapça kökenli bir kelime olup “deri” anlamına gelir. Klasik cilt yapımında kullanılan en uygun malzeme deri olduğu için bu ismi almıştır. Esere takılan kapağa cilt, cilt ustalarına “mücellit” ve “mücellide” denilmektedir. Cilt ve ciltçiliğin tarihi çok eskidir. Kâğıdın icadından önce parşömen ve papirüs üzerine yazılan yazılar rulo şeklinde, tahtadan yapılmış kutularda saklanmıştır. Daha sonra parşömenler katlanarak formalar haline getirilmiş ve dikilerek ciltlenmiştir. Sanat niteliği taşıyan ilk ciltler 7. ve 9. yüzyıllar arasında Mısır’da Koptlar, Orta Asya’da Uygurlar tarafından meydana getirilmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti döneminde, 12. ve 13. yüzyıllar arasında Türkler çok güzel cilt örnekleri vermişlerdir. Anadolu Selçuklularına ait en erken cilt örneği 12. yüzyıl sonlarına aittir. Anadolu Selçuklu ciltlerinin tezyînatında motiflerin zenginliği dikkati çekmektedir.  Osmanlı döneminin ilk cilt örnekleri, Fatih Sultan Mehmed zamanına aittir. Fatih Sultan Mehmed’in özel kütüphanesi için yazılan kitaplar, Türk kitap sanatında o devre damgasını vurmuştur. Derinin değişik renkleri kullanılmış, şemse ve köşebentlerin zemini altınlanmıştır. Bu dönemde deriden farklı olarak lake ve kumaş ciltler de yapılmıştır.




Çeşitli manastırlara ait manzaraları gösteren albüm kapağı, Sultan II. Abdülhamid’e ithaflıdır. Env. No. K-2



İbrahim Trablusi, Keşfü’l-me’ânî ve’l- Beyan’an Resâ’ili Bedî’üzzamân, Beyrut Katolik Matbaası, Beyrut 1890. Sultan II. Abdülhamid’e ithaflıdır. Env. No. 2655



Şerh-i Mecaniü’l Edeb fi Hadaikü’l Arab, Beyrut Katolik Matbaası, Beyrut 1889. Sultan II. Abdülhamid’e ithaflıdır. Env. No. 2663-2664-2665 (3 cilt)

Hizmetler
Gezi Yönetmeliği
Görüntü Alma ve Araştırma
İhtisas Kütüphanesi
Klasik Türk Sanatları Merkezi
Sosyal Tesisler ve Cafe & Restuarant
Staj İşlemleri
Yer ve Mekan Kiralama
Adres: TBMM Genel Sekreterliği (Milli Saraylar), Dolmabahçe Sarayı - Beşiktaş / İSTANBUL Tel: 212 236 90 00 - Faks 212 227 66 73